Perşembe, Şubat 01, 2007

Haluk Nurbaki | Evreni Gözlerken

1. BİLİMSEL DÜŞÜNCE

Bilimsel düşünce : Gerçeği, ona yakışır biçimde düşünme san'atıdır.

Bir yönüyle : Aklın penceresinden evreni yansıtır ve böylece bilim doğar. Bir yönüyle de bilinmezi kovalar. Ona, önce düşüncenin, sonra aklın kemendini atar.

Bilim :Düşünce ve aklın ortak çabası ile önce dehalarda doğar. İnsanların çoğu için buğulu bir cam ardındadır, net değildir. Sonra, o metodların ustalığı sayesinde tüm insanlara aktarılır. 0 buğulu gerçek netleşir ve akılcı bilim ortaya çıkar.

İnsanların beş duyularında ve zekâlarındaki farklar bu sonuca yol açmıştır.

Kabul etmek gerekir ki; bilimsel düşüncenin ufuklarındaki sonsuzluğa rağmen, akılcı bilim, ortalama insan zekâsı ile sınırlıdır.

Dahilerin bildiklerini, akılcı bilime hipotez ve teorilerle aktarma çabaları bunun pek gerçekçi bir tezahürüdür.

Bilimsel düşünce; dehanın, evrende aradığı gerçeği bulmak özleminden doğar. Akılcı bilim, dar gözlem penceresinde her şeyi çözmeye, yorum yapma çabası içindedir. Bu yüzden bazı tezatlar doğar. Meselâ akılcı bilim, beş duyu aracılığı ile kavramak istediği evrende bu beş duyunun ne kadar dar bir pencere olduğunu tartışmak istemez.

Gözlerimiz yüzbinlerce ışından yedisini görür. Kulağımız on binlerce titreşimden pek azını duyar. Evrende mesafe sınırları 10-13den 105° cm'ye kadar sonsuzdur. Biz ancak bir kaç metre sınırının ötesini idrakten bile âciziz. Bize bugünkü bilimi kazandıran bu beş duyu değil, dehaların düşüncelerindeki sonsuzluktur.

Beş duyu sınırları içinde bir taş ya da maden parçası bize, sertlik, parlaklık gibi basit bilgiler verir. Halbuki kulağımız tüm titreşimleri duysa; her atom için ayrı bir senfoni niteliğindeki müziklerini duyacak ve o taş parçalarına birer müzik eseri gözüyle bakacaktık.

Bütün ışınları görsek; en karanlık gecede bile kral düğünlerini geride bırakan binbir ışık ve renk ihtişamı görecektik.

Şu halde ilmin temeli kaba müşahedeler değil, dahice yaklaşımlarla elde edilen bilimsel düşünce tarzıdır.

Akılcı bilimin sınırları günümüzde çok genişlemiş, madde çizgisinin çok ötesine geçmiştir.

19'ncu asırda akılcı bilim, madde bilimlerinin temsilcisi sanılırdı. Halbuki günümüzde fizik ve matematikteki : Einstein, Fermi, Broglie, Heisenberg gibi ehil kafalar her iki bilim dalının da maddeye bağli olmadığını; bulduğu her gerçeği incelemeye mezun ve memur olduğunu, akılcı bilime altın çivilerle çaktılar.

Akıl - zaman - etki - cazibe gibi kavramlar madde ötesidir. Fakat akılcı bilimin; fizik ve matematiğin uğraşı konularıdır.

Madde ve ötesi bölümünde bu konuya daha da açıklık getireceğim. Ayrıca bir bölüm sonra evrendeki varlıklar bahsinde de; yeni yeni akılcı bilime yansıyan bu konuları inceleyeceğiz.

Bilimsel düşünce : Evrenin yüce san'atını bilimin akıl penceresinden seyrettirir bize, kat'iyen bağnaz değildir. Basit kıyaslar, dar fikirler onun engin ikliminde yaşamaz.

Meselâ : İnsanların da gözü var, böceğin de gözü var diye bir benzetiş yaparak insanı böceklerle aynı sayfada seyretmez. Bilimsel düşünce güzel gözdeki san'atı, onun ardındaki görme san'atını inceler. 0 hârikalar hârikası görme olayının birbirinden muhteşem kompüter sistemlerini inceler.

Gözsüz gören rüyayı inceler. Önsezinin esrarını araştırır. Yani insanı küçülterek aramaz. Ondaki sonsuzluk sırrını inceler. Metodu akılcı bilim esasına dayanır. Ancak, çözemediği olayı akılcı bilim yapıyorum diye yalancı kılıflara sığdırmaya çalışmaz. Aklın sınırlarında genişlikler arar.

Bilimsel düşünce açısından çok önemli bir mesele,düşüncedeki sınırlardır. Genellikle düşünceyi çevre ve alışılmış konular etkiler.

Halbuki evrende gerçekleri bize tanıtacak çok önemli konular vardır. Ancak biz bunların tetkikine alışkın değiliz. Meselâ çokluk (kesret) ve teklik (vahdet), enfüs ve âfak, boyutlar ve sonsuz yüzeyler (Einstein'in sonsuz boyutlar teorisi). Bu konular (bilimsel konular), bilimsel düşünceye hâkim olursa onun ufku, perspektifi bambaşka olur ve gerçek daha kolay bulunur.

İnsanı tetkik ederken, bu bilim dalı düşünce objektifini sık sık kullanacak ve alışılmamış bu konuları okurlarımıza tanıtmaya çalışacağım.

Yine bilimsel düşünce metodlarından bir noktayı daha perçinleyerek asıl konumuza geçeceğiz. Fizik ve matematik madde ile sınırlı değildir.

Gereğinde kurallarına uymak kaydıyla fizik ve matematik, madde ötesini de inceler. En azından görüş verir.

İşte bir ciddi konuyu incelerken, bilimsel düşüncenin ufuklarını geniş tutarak; şüphesiz, akla sadık kalarak yürümek gerekir. Yoksa 19. asır maddecileri gibi önyargılarının cılız ufkunda evrene maddeden bir kılıf aramanın, insanı ufalayıp bir toz zerresi gibi tanımlamanın bilimsel düşünce ile uzak yakın ilgisi yoktur.

İnsan konusunda bilimsel düşüncenin geniş ufkunda bir araştırma yapmadan önce, çok kısa da olsa evrendeki varlıkları özetlemek istiyorum.

Zira yine dar ufuklarda alışılagelmiş ölçülerde, evrende varlıklar denince; taş yığınları, bitki ve hayvan benzeri varlıklar hatıra geliyor. Halbuki bir evren bilinci, akıl, cazibe, kudretin temel ilkesi olan empuls - etki de evrendeki varlıklardandır. Bunları bilmeden evreni çocuk masallarındaki öcüler ülkesi gibi görerek yola çıkamayız.

İlerde zaman - mekân - boyutlar gibi yine evrendeki çok önemli varlıkların fizik tartışmasını yapacağız.

Ancak, özellikle evren bilincini ve etkiyi iyice tanıtmak istiyorum.

2. EVRENDEKİ VARLIKLAR

İnsanoğlu dünyaya ayak bastığından bu yana evreni ve evrendeki varlıkları merak etmiştir.

Bilinç : Evrendeki büyük bilinçden bir yansıma olduğundan bu merak doğmuştur.

Sanki evrene ait bilgileri unutmuş da arar gibi bir hali vardır. Günümüzde de, maddeciliğin moda olmasına rağmen, gezegenlerde olağanüstü varlıklar aramak bir tutku haline gelmiştir.

Acaba evrende kimler var?

Bu sorunun net bir karşılığı elbette çok zor. Bir kere evren kavramımız çok yüzeysel. İkincisi tanıdığımız maddesel evrenin bile boyutları öyle sonsuz ki, ne gidilir ne bulunur.

Ancak, elimizde fizikten aldığımız anahtarlar var. Bu anahtarların üç tanesi çok ilginç.

Birincisi : Evrende sonsuz boyut olması ve bu boyutların kavramı çok güç mekânlar meydana getirme ihtimali.

İkincisi : Zaman kavramının fizik değerinin ilginç yanı. Yani onun boyutla zaman arası bir değişken oluşu. Bu nedenle, uzayda başka, dünyamızda başka, minik mekânlarda (atom çekirdeği) değişen değerler gösterir. Belki de onun negatif hali sayılan geçmişde hızı başkadır.

Modern fiziğin üçüncü ilginç bilgisi : Hilbert'in minik mekânıdır. Fermi boyundan küçük mesafelere kuvant yansıyamaz. Bu nedenle maddesel varlıkların özünde 1.4 x 10-13 cm'den daha küçük mekânlar vardır. Bunlar, zaman boyutuna da giriş imkânı vermiyen esrarengiz mesafelerdir.

Bu bilgilerin ayrıntılarını kitabımızın muhtelif yerlerinde inceleyeceğim. Bu bilgiler, evren hakkındaki maddesel kavramlarımızı madde ötesine iten pencerelerdir.

Gözlemlerimizden biliyoruz ki; çevremizde, özellikle insanda madde ötesi olgu ve bulgular vardır.

Meselâ evrende akıl almaz bir bilim vardır. Evrenin her noktasında düzenler kuran, nizamlar yaratan, akıl almaz maharetler, içgüdüler vardır. Her şeyden ötede akıl vardır. Zaman ve mekâna sığmayan bir cazibe, esrarengiz bir interaksion gücü vardır atomlarda.Telepati - Önsezi - Aşk vardır çevremizde bizi sımsıkı saran.

Kader vardır : Kaçınılmaz bir esrar. Rüyaların pırıltıları .içinde bazan seyredilen, bazan ardından koşulan.

Seziler vardır : Yüzlerce yıl önce fotoğraf gibi bugünümüzü sergileyen.

tüm gerçekler evrende madde ve madde ötesinde nice varlıkların sergilendiğini ispatiar.

Okuyucularımın maddesel görüşlerin etkisi altındaki düşüncelerini karmakarışık etmemek için evrenin bu madde ötesi varlıklarını satırlarımız arasında konularla ilgi gösterdikçe tanıtacağım. Akılca bilim sınırları içinde. Özellikle ruh bahsinde ayrıntılara gireceğim.

Evreni gözlerken, onun Büyük Yaratıcısının kaçınılmaz varlığına inanmadan, kör döğüşü sanılarla bir yere varmak imkânsızdır.

Allah'ın varlığının kaçınılmaz bir bilimsel yasa olduğunu Tek Nur isimli kitabımda çok net bir biçimde ispatladım. Bu konuda kuşkuları olanlar İnsan Bilinmezi'ni okumadan önce Tek Nur'un Allah'a İman bölümünü okumalıdır.

Allah'ın varlığına inanarak, yukarıdan beri ileri sürdüğüm fizik gerçeklerle birlikte, gözlemlerimizin ışığı altında evrende madde ve madde ötesi varlıkların mevcudiyetine kolay yaklaşım sağlarız.

Aslında aklın ve bilimsel düşüncenin ışığı altında gerçek fiziği okuyup anlayan için, inanç aksiyomu olmadan bile evrende madde ötesi varlıklar kaçınılmaz bir gerçektir.

Evrendeki madde ve madde ötesi varlıklar, doruğuna insanla ulaşmaktadır.

Allah'ın teklik sırrı, sıfatları ve yansımaları ile çokluk (kesret) âlemini doğurmuştur.

Çokluk (kesret), en dışta da sınırını madde ile tamamlar. Bir başka deyimle Tanrı nın tekliği ve Ö'nun hârika sanatı (evren), iç içe mekânlarda, bir merkezden uzaklaşarak (zahirde) çokluğa sıçrarken; daha içte O'nun teklik sırrına daha yakın madde ötesi evrenler vardır.

Allah maddenin maverasındaki insan bedenine; mâna (madde ötesi) ceryanı vererek onu evrenin özüne bağlamıştır. İnsan, çokluktan ve maddesel evrenden mânaya geçilen esrarengiz bir kapıdır.

Bu yüzden o, tüm yaratılanlardan farklı olarak Allah'ı bilmek ve bulmak san'atına sahiptir.

İşte bir yanda evrenin akıl almaz boyutlarında sonsuz varlıklar. Bir yanda, mekândaki beden adresinde esrarengiz bir canlı; İNSAN. Minicik mekân noktasında tüm evreni bilmek, ona doğru varmak tutkusunda bir kahraman. Paniğe kapılıp kendi cüceliğinin yalnızlığına kapılmadıkça, evrenin sırrına ermeye aday bir yolcu... Esrarengiz, fakat gerçek bir yolcu...

3. EVREN VE İNSAN

Evrenin sonsuz ihtişamı içinde bir nokta gibi duran, fakat onun özünde büyük sırlar taşıyan insanı tanıyabilmek için, önce onu menşeinde maddeye mahkûm eden yanlış teorileri bilim adına cevaplamak istiyorum.

İnsanın Menşei :

İnsanın menşei nedir? Sorusuna, gerçek bilim adamının vereceği cevap, «bilinmemekdir» şeklinde olur.

Dindar bir kimse, insanın Allah tarafından özel ve özenle yaratıldığını. Adem'den geldiğimizi söyler.

Yüzeyde bilgisi olan maddeci ve her şeyi bildiğini ;sananlar, ya onun evrimle tek hücreden gelişip yüceldiğini, ya da yıldızlardan gelmiş olabileceğini söylerler.

Acaba gerçek bilim adamı son iki görüşe neden katılmaz?

Çünkü o, bilimin ışığı altında evreni seyretmiş ve evrimin bir başka canlıdan insana yükselmesinin imkânsız olduğunu anlamıştır. Nasıl mı?

1) Özellikle günümüz evrimcileri evreni fizikle başlatırlar. Nötrondan atomlara, atomlardan moleküllere, ordan canlının temel molekülü olan DNA molekülüne bir evrim hayali kurarlar.

Halbuki fizikî evrim şu nedenlerden dolayı mümkün değildir :

a) Kuvant periodik listesinde; nötronun yeri başlangıç olmadığı gibi. nötrondan atom gelişmesi fiziğin en büyük yasalarından biri olan Parite'ye karşıdır. Parite, madde ve anti-maddenin çift yaratılışıdır.

b) İlk madde sayılan Hidrojen, nötronun ayrışmasından değil Kuvant cetvelinde Lepton listesinde yer alan elektronun protona koşması ile doğmuştur. Evrendeki novalarda en çok görülen kuvant elektrondur.

c) Hidrojenden helium doğsa bile; o kadar enerji çıkar ki, Helium yeniden parçalandığı gibi hidroien de kuvantlaşır. Dolayısıyle hidrojenden katlanma ve 100 küsür elementin doğması demek : Evrenin o noktasında milyonlarca nükleer bombanın patlaması, kuvant dağılımlarına kadar parçaların yok olması demektir.

d) Periodik cetvelin tetkiki ve elementlerin dünyamızdaki yüzdeleri de böyle bir fizik evriminin kesinlikle olmayacağını doğrular.

e) Eğer bu yolla bir fizik evrim olsaydı; çekirdeklerin bütün radioaktif izotopları da sıralanır, dünya nükleer cadı kazanına dönerdi.

2) Biyolojik evrim için şartlardan biri olan çevreye uyum, bir nevi rahatlama söz konusu olsaydı; dünyamızın en eski varlıkları bitkilerdeki evrim; bugünkü hali ile dahi evrime yeter uyumu dolduğuna göre hayvan türüne sapma evrimi olmazdı.

3) Evrimde, güçsüzlerin tasfıyesi (seleksion) nedeni de gerçeklere uymamaktadır. Kör yılan bir nevi kertenkeledir ve yaşama şartları en zor olan hayvan sayılmaktadır. Fakat dünyanın ilk yıllarından beri yaşamakta, ne bir evrim geçirmekte ne de tasfiye olmaktadır. Dağ faresi de böyledir. Ön ayaklarının kısalığı, yaşadığı ortamda ona çok zor yaşama imkânı verdiği halde; bu fare ne seleksiona uğramıştır, ne de evrimle ayaklarını uzatmıştır. Su örümceğinin üremesindeki zorluğa rağmen, çıkıp kara örümceği olmak, yani evrim, ne aklına gelmiş ne de seleksiona uğramıştır.

4) Evrimin maddecilerce bir gayesi de tayin edilmemiştir. Evrim tesadüfen oluyorsa gelişme amacı nasıl düşünülebilir? Allah tarafından gerçekleştiriliyorsa; böyle bir serüvene zihnimizi zorlamak beyhudedir. 0, iç güdülerde; ne harika planlar kurmaktadır. Evrim dilese bile bunu saniyede yapardı. Uyum, güçsüzün tasfiyesi gibi düşünceler insan zihninin, kendi sapık hayalidir.Belli olmayan nedenler evrimi organize ediyor deniyorsa; evrimin belli uç noktalarında kalması gerekirdi.

Mesele beyin gücü ise, beyni en güçlü hayvan Yunus balığıdır. Ve evrimcilerin listesinde çok diplerde kalır. Beyin bunca gelişince evrim Yunus balığında kalmalıydı.Eğer evrim elektromanyetik yönlü ise, bu alanda en güçlü hayvan yarasadır. Evrim o noktada kalmalıydı.

Güzellikse, kelebeklerde evrim sonlanmalıydı. Eğer evrimin amacı insan olup Allah'ı ve evreni bilmekse; bu yüce amacı yaratıcı arzu ettikten sonra. niçin milyonlarca sene beklesin? Ve kendini bilebilecek varlığı özenle yaratmasın, hem de çok tez ve ânîden?

5) Evrim, genetik kartlardaki değişimler diye yorumlanmıştır. Genetik kartlarda nedeni ne olursa olsun; bir değişme ile türlerden türe geçmek için evrenin ömrü de yetmemektedir. Şöyle ki :

a) Bir amipten bir kelebeğin gelişmesi için 1021 mitoz süresi geçmesi lâzımdır. Bu ise trilyon sene eder. Değil amipten insan, kelebek olması için bile geçen süre evrenin maddesel yaşına sığmaz.

b) Amipten maymunun gelişmesi için 10160 mitoz süresi gerekmektedir. Matematik açıdan da evrim imkânsızdır.

6) Evrimi nakzeden bir konu da türlerin çokluğu ve evrim halkaları olarak görülen tür temsilcilerinin akıl almaz sayıda cinslerinin varlığıdır. Onbinlerce tür böcek, bir o kadar tür molluska dünyanın çok eski çağlarından. beri bütün cinsleriyle beraber yaşamaktadır. Genetik açıdan tüm ihtimallerin yayılması matematik olarak imkânsızdır. Bir tür, yanlamasına onbinlerce şekil alsın, sonra evrim mantığı başka türe atlayıp yeni cinsler yapsın. Böyle bir işlem ancak dahiyane bir kompüter programla mümkündür. Eğer bu türlerin genetik şifreleri ilâhi bir bilinç tarafından oynanıyorsa, yani şifreler laboratuvarda elektromanyetik analizlere tâbi tutuluyorsa; bu ilâhi sistem neden tüm genetik zincirleri ana program halinde yapmasın? Sermayesiz tezgah gibi bir amibi geliştirmeye çalışsın? Böcek türlerindeki onbinlerce farklı cinsler, ilâhi fırçanın evren güzelliği içindeki bir kolleksiyonu gibidir. Tasavvur edilecek tüm böcek biçimleri bu listede vardır.Böyle bir kolleksiyonu binlerce ilim adamı birlikte her imkân ellerinde olarak düzenlemeye çalışsalar, genetik şifrelerde yalnız bacak şekillerinin tayinini sağlayacak formülleri milyonlarca senede bulamazlar. Birbirinden farklı bacaklar, bine yakındır. Bunların şifreleri 80 x 1024 mitoz süresinde düzenlenebilir ki, bunu bir âlim milyonlarca senede yürütür.

7) Evrime ters düşen bir olay, bir çok hayvanın hem küçük hem büyük türlerinin olmasıdır.

Domuz - kobay, arslan - kedi, goril - mamozet gibi. Evrim tek yönlü bir zincirleşme olması gerekir ki, böyle bir çift yansıma ancak ilâhi kudretin dekor arzusu ile izah olabilir.Yine en zayıfla, en güçlüyü aynı ortamda yaşatan bir görünüm seleksionla hiç izah olmaz.Timsah yaşamalı, kertenkele ayıklanmalıydı. Halbuki her tür için yaşama şansı aynıdır. Ceylan kapianın bulunduğu ormanda yaşar ve milyonlarca sene sayısırr azaltmadan sürer durur. Nerede seleksion?

En âciz molluska, biyolojik silahlarla donatılmış balıklar ortamında neslini yürütür durur. İlâhi kompüterler türlerin yaşamasını kontrol altına almıştır. Seleksiona yer yoktur. En âciz, en güçlünün yanında hayatını sürdürür. Arınmaya uğradığı iddia edilen hayvan türü 100'ü geçmez. Milyon hayvan türü, bunların arasında kaybolan 100'dür. Bunları bir ayıklanma sanarak evrimi bu noktaya oturtmak gerçekten gülünç olur.

Canlıların birbirini besin olarak kullanmaları dünya tabiatının bir değişim planıdır. Tamamen kompüterize olan bu denge, her canlının devamlı temsili esasını akıl almaz bir hesap ahengi içinde sürdürür durur. Son yıllarda tesbit edilen bir olay akıl almaz dengeyi bize öğretti :

Normal termit böcekleri 2000 - 3000 yumurta yapar. Bunlardan yaklaşık 100 - 150 tanesi hayat sahnesine çıkar. Ancak bir tür termitin üç milyon yumurta bıraktığı tesbit edilmiş. Bunun sebebi araştırıldığında bu yumurtaların çok lezzetli olduğu, bütün böcekler tarafından yendiği ortaya çıkmıştır. İlâhî denge bu termiti kazanmak için böceğe bu kadar ileri bir yumurtlama gücü vermiştir. Bu böcek de hayata diğer termitler gibi 100 - 150 sayı ile girmektedir. Bilim adamları buna lezzetli yumurtanın öyküsü diyor.

8) Evrim teorilerine tamamiyle ters düşen üç hayvan vardır : Ornitornik, kirpi ve kanguru. Bunlar benzerlik tasnifinde, anatomik ilgi bulunamadan sıradan yerlerine konmuştur.Ayrıca bu tasnifin en altında kalan hayvanlar, en üsttekilere göre daha gelişmiştir.Örneğin : Yunus balığı, Goril'den daha akıllı ve gelişmiş beyne sahiptir.Evrim halkasının en altında görülen karıncalar, toplum bilinci ve zekâ açısından bir çok memeliden daha çok gelişmiştir.

9) Evrimcilerin, canlı kendini kendi için korur, ilkesini altüst eden bir olay : Arı, öleceğini bile bile peteğini korumak için düşmanını sokar.

Daha ilginci yine bir kavgacı termit türünde görülür. Bir tür termit 1000 de etkili zehirler imal etmekte, bunu düşmana fırlatarak öldürmektedir. En akıl almaz olay ise bu kavgacı termitlerden bir kısmının el bombası gibi patlaması, bu arada korkunç kimya zehirleriyle kalabalık düşman guruplarını öldürmesi olayıdır.

Bu böceklerin minik canlarından çıkardıkları zehirler,modern kimyasal savaşa âdeta mesnet olmaktadır.

Evrimcileri artık termit böcekleri bombalamaktadır.

10) Evrimciler gelişmeyi hep milyon senelere bağlarlar.Yüzyılımızda, İzlanda civarında jeolojik bir olay sonucu bir ada doğdu ". Adada nasıl bir canlı doğacağını incelemek üzere binlerce biyolog adaya gitti. İki yıl içinde adada akıl almaz bir süratle o kadar çok böcek ve küçük bitki türedi ki, tüm evrimciler tası tarağı toplayıp adayı terk ettiler. Sonra da «Yanar dağlardan DNA'lar aktı» dediler. Bu gülünç yorum bile evrimcilerin hayalperestliğinin nerelere vardığını gösterir.

Zaman üzerindeki son araştırmalar, zamanın uzayda ve atom çekirdeğindeki farklı akışını tesbit etmiştir. Arzın ilk çağlarında zamanın hangi akış içinde olduğu ise tamamen meçhuldür. Ve yakında bu konuda bilim değer yargısını getirecektir. Milyonlarca hatta milyarlarca senelerin hesabını yapmanın, yalnız hayal değil, fizik mantığına da ne kadar ters düştüğünü daha net bir şekilde anlayacağız.

11) Gelelim insanı maymundan veya o civarda bir canlıdan türetmek isteyenlere :

a) İnsan beyni kendine en yakın sanılan canlıya göre on kat fazladır. En gelişmiş maymun 130 gram beyne sahiptir. İnsanın beyni ise 1300 gramdır.

Eğer evrim olsaydı, maymunla insan arasında 30 - 40 canlı olması gerekiyordu. Bu canlılar diğer hayvanlardan üstün olacağına göre tasfiye ve ayıklanmaları da mümkün değildir. Böceğin binlerce türü bir arada yaşar da bu 30 - 40 tür maymun - insan arası güçlü canlı nerede? Uydurma iskeletlerle bina edilen bir roman, evrime yakışır mı? Bu maddeyi evrimciler çözemediler, ancak çok yakıştırmalar yaptılar.

b) Maymunlar birbirinin beynini yemişler de insan beyni gelişmiş. Hiç bir canlı, bir organ yiyerek kendine ait organları geliştiremez. Böyle olsaydı akbabaların beyni 5 milyon yılda her halde 1 ton olurdu.

c) 1912'de British Museum'da Piltdown insanı diye bir kafatası teşhir edildi ve bu baş iskeleti 500.000 yıl öncesi adamı diye 40 Yıl reklam edildi. Üzerine kitaplar yazıldı ve 1952'de bu iskeletin sahte olduğu kimya ve radioaktif deneylerle isbat edildi. İskeletin üst kısmı insan, alt çene ise maymun kemiği idi.

Sahtekârlık olayı üzerine İngiliz hükümeti yasal işlem yaptı. İskelet çöpe atıldı. Son yıllarda Prof. Duane Gish Nebraska insanı diye tanıtılan meşhur iskeletin yalanını yayınladı. Bu iskelet için yapılan tetkiklerde iskeletin genelde montaj olduğu yalnız bir tek dişin kazıdan çıktığı anlaşılmıştır. Bir tek dişe hayali montaj yaparak insanı maymunlaştıran davranış ilim mi? Bu akılcı bilim adına oynanan en çirkin madrabazfıktır.

Ya Pekin insanı diye kıraat kitablarına konan baş iskeleti. Yine Prof. Duane Gish, bu iskeletin insanla, hatta maymunla bir ilgisi olmadığını tesbit etti. Ve tüm dünyaya yayınladı. Bunun bir köpek türü olduğunu bildirdi. Aslında evrimcilerin iddia ettiği doğru olsaydı; toprak altında insan - maymun benzeri en az bir milyon iskelet olması gerekirdi, nerede bunlar? Uydurma üç iskeletle ortaya çıkıp insanları yanıltmak, zihinlere zehir saçmak ilim mi?.. Bunu tartışmaya açmak ilme karşı çıkmak sayılır. Böyle korkunç bir ilmi faşizm olur mu?..

Evet. Evrim olayı bitmiştir; giderayak böyle iğrenç oyunlara başvurmaktadır.

d) İnsanda apandis bağırsağı görevsiz ve de evrimden kalma diye ilan edilmişti. Bu bağırsağın diğer hayvanlardaki bağırsaklarla ilgili olmadığı ve bağırsakların en önemli bölgesi olduğu 10 yıldan bu yana kesinlik kazandı.

Apandis bağırsağı :

1. Dışkıyı sulandıran salgı yapar.

2. Alt karnın bademciği görevini görür.

3. Bağırsak florasını (yararlı mikroplar dengesini) ayarlar.

Çok önemli bir konu yine insanın menşei açısından uydurulan bir yalandır. İlkel insanın meselesi :

Marksist Sosyoloii bu tasavvur üzerine kurulmuştur. Altmışlı yıllarda Afrika'daki bir araştırma «İlkel insan» düşüncesini kökünden yıkmıştır.

Afrika'da Büyük Sahra güneyinde yapılan çok geniş bir arkeolojik araştırma sonunda Afrika insanının gerçek menşei bulundu. Bu araştırmaya göre, Afrika'da beş bin yıl önce en az Asya'daki medeniyetler şeklinde gelişmiş bir uygar toplum vardı. Bu bölgede ortaya çıkan büyük iklim felâketleri bu insanları göçe zorladı. Bu göç sırasında insanların bir kısmı doğuya gitti; Mısır ve Habeş medeniyetini kurdu. Bir kısmı ise güneye gitti. Güneye gidenler çok zorlu şartlarla, yol vermez ormanlarla karşılaştı ve medeniyetini kaybetti.

Yani Afrika insanı ilkel insan değildi ve diğer insanlar gibi uygardı. İnsanın menşeinde vahşi insan, ilkel insan yoktur. Bu düşünce maymuna köprü arama hevesinden doğan haince bir saçmalıktır.

Araştırma gurubu başkanı Afrika uygarlığını tesbit ettikten sonra aynen şunları söyledi :

«Hayatında Afrika'yı görmemiş, haritada yerini gösteremeyen bazı fikir adamları Afrika insanını ilkel sayıp sosyolojik doktrinler kurdular.» İnsanlara saçma menşe aramak çabası son yıllarda iki müthiş canlı cinsinin tesbitine vesile oldu. Bunlar hilkatin şâheser örnekleridir.

Bunlardan biri lav mağaralarında yeni keşfedilen yılanla solucan arası 1,5 metre boyunda bir canlıdır. Bu canlının yalnız kalbi ve damarları vardır, ne sindirim sistemi, ne de ciğerleri vardır. Bu hayvan nasıl yaşar? Derisi üstündeki mikroplar hem oksijeni ve hem besini ve suyu temin ederek bu dev solucanı besler. Sırf bu canlı, ölüp mezara giden evrim teorisinin üzerine son bir fiyangodur. İnsanlar bu canlıyı gördükçe yıllarca evrim peşinde koşanlara kahkahalarla gülecektir. En yeni bir tesbit de bataklık kirpisinin DNA ve genetik şifrelerinin tamamen değişik olmasıdır. Sırf bu tesbit bile evrimi tümüyle yok etmektedir.

Evrimcilerin tum hayali gayretleri böyle fiyaskoyla neticelendi.

İnsan, evrimcilerin sandığı gibi bir hayvan türü değildir. Onun maddesel yönünün hayvan türlerini çok ileriye aşan özelliklerini beden bölümünde inceliyeceğiz.

Rüyasıyla, telepati - bilinç ve san'atıyla insanı mânevi değerleri açısından da inceleyeceğiz.

Ancak, canlılarla insan bedenindeki benzerlik konusunda yanılgıdan kurtulma açısından bazı yaratılış yasalarına değinmek istiyorum.

İnsan bedeni memeli hayvanlardaki bir çok biyolojik yasaları taşır. Ancak, insana evrimcilerin en çok benzettiği canlılardan bile, cansızlardaki yapı insan bedenine daha çok benzer.

Kömür, taş, hava molekülleri insan molekülleri ile tıpa tıp aynıdır. Yüzde oranlı bir benzetme yapılırsa, insan bedeni cansız cisimlere (moleküler açıdan) % 70 benzer. İnsan bitkilere % 25 benzer (hücre birliği açısından) ve hayvanlara da % 5 benzer (fizyolojik işleyiş bakımından).

Bu benzeyişler bir evrim bakiyesi değildir. Madde oluşundadır. İnsan bedeni maddedir. Elbet maddeye benzeyecektir.

Netice odur ki; insan, madde - madde ötesi bir bütündür. Allah onu özel ve özenle yaratmıştır.

Ne var ki insanları yalnız madde sanmak kadar, hayali ruhsal kalıplar uydurup bunlar peşinde esrarengiz masallar aramak da yanlıştır.

Masalar etrafında ruh çağıranlar, geceleri beyaz gölgeler arayanlar, maddeciler kadar bilime ters düşer.

İnsanın evrendeki adresi bedendir. Elbette, onda madde ötesi unsurlar vardır. Bunları tek tek analiz edeceğiz. Ancak unutmamak gerekir ki; beden kesilip atılan bir tırnak değildir. Aksine mâna hikmetlerine yataklık yapan hârika bir sâriaydır.

Bu açıdan insan, madde ötesi yücelikleri maddesel bir sırda toplayan hârika bir varlıktır ve de kesinlikle ebedîdir.

Şimdi, birlikte evrenin bu hârika varlığına yaklaşım sağlamaya çalışacağız. Önce onun hamurundaki analizi çok özet bir biçimde tanımlayacağız. Sonra da nokta nokta onu laboratuvara alacağız.

Onu okurken sakın tuzaklara düşmeyin. Onda olan her şey sizde var. O sizden, kendi içinizden kaçmak ister. Bu onun esrarengiz bir tutkusudur ve tümünü okuyunca inanacaksınız ki; o sizsiniz.

Onk. Dr. Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi